İfadelerde ortak tema şu: Reklam/sözleşme görüntüsü verilen bir para talebi ve buna eşlik eden “baskı” hissi. Bazı mağdurlar “şikâyetçi değilim” dese de, anlatılan mekanizma —özellikle “seve seve vereceksiniz” ve “vermezseniz fazlasını sizden çıkarırım” gibi aktarımlar— kamu gücünün zorlayıcı bir enstrümana dönüşüp dönüşmediği sorusunu doğrudan gündeme getiriyor.
1. Mağdur Adem Keskin (A101 – mağaza geliştirme müdürü): “Reklam vermedik, ardından 44 mağaza mühürlendi”
A101’in bölge yöneticisi olan Adem Keskin, 2024’te belediyeye davet edildiğini, Başkan Yardımcısı Süleyman Can’ın belediyeye bağlı bir şirketin reklam işine girdiğini söyleyip reklam verilip verilemeyeceğini sorduğunu anlatıyor.
Ardından belediyede market yetkililerinin çağrıldığı bir toplantıda Tanju Özcan‘ın, reklam gelirleriyle öğrencilere burs verildiğini belirterek reklam talep ettiğini ve teklif mektubu verdiğini aktarıyor. Keskin, şirket üst yönetiminin “ulusal reklam” gerekçesiyle bunu kabul etmediğini; sonrasında zabıta denetimlerinin başladığını, özellikle NACE2 belgesi gerekçesiyle tutanaklar tutulduğunu ve 44 mağazanın 5’er gün mühürlendiğini söylüyor.
Mahkemelerden lehlerine karar çıktığını da ekliyor. “Şikâyetim yoktur” dese de, anlatım “talep reddi–denetim/mühürleme” zamanlamasını işaret ediyor.
*2. Mağdur İbrahim Erdini (Nuhmar & IN – işletme sahibi): “Reklam sözleşmesini kabul ettim; pazarlıkla 100 bin TL + KDV”*
İbrahim Erdini, Başkan Yardımcısı Süleyman Can’ın arayıp toplantı yapılacağını söylediğini, kendisi katılamadığı için genel koordinatörünün toplantıya gittiğini belirtiyor. Koordinatörünün aktardığına göre toplantıda Tanju Özcan, belediyeye bağlı BOLSEV üzerinden reklam verilmesini istemiş.
Erdini, reklam vermeyi kabul ettiğini, teklif edilen rakam üzerinden anlaşmadığını, pazarlıkla 100.000 TL + KDV tutarında anlaştığını ve sözleşmenin sürdüğünü söylüyor. Marketlerinde denetim yapıldığını ama usulsüzlük bulunmadığı için işlem yapılmadığını ekliyor. Bu ifade, dosyada “talep” iddiasına karşı “kabul eden ve sorunsuz ilerleyen” örneği gibi duruyor.
*3. Mağdur Hamza Dağ (Avantaj Market – genel müdür): Telefonunu dolaba koydular, toplantıda “mağaza başı 25 bin TL” konuşulduğunu söyledi*
Hamza Dağ, belediyeye ilk davet edildiğinde Süleyman Can’ın görüşme öncesi telefonunu alıp dolaba koyduğunu anlatıyor. Görüşmede, kurulacak vakfa “reklam karşılığı yardım” talep edildiğini ve “her market için aylık” ödeme istendiğini söylüyor; kabul etmeyince yaklaşık bir hafta sonra ikinci kez çağrıldığını belirtiyor.
İkinci toplantıda Tanju Özcan’ın “vakıf kurulacak, yardımlar yapılacak” diyerek market başı aylık 25.000 TL istediğini; ulusal marketlere 15.000 TL teklif ettiğini aktarıyor. Toplantının devamında ulusal marketlere “seve seve vereceksiniz…” dendiğini sonradan duyduğunu ifade ediyor.
Daha sonra kendi marketleri için 2.000 TL/şube karşılığında bir yıl ödeme yaptıklarını, 2025 Eylül’de sonlandırdıklarını ve “ticari sıkıntıya girmemek için sözleşme yaptık” diyerek baskı algısını açık biçimde tarif ediyor.
*4. Mağdur Ahmet Gülsever (Carrefoursa – şube müdürü): “Seve seve vereceksiniz…” dendi; denetimler sıklaştı; ardından anlaşma yapıldı*
Ahmet Gülsever, belediyedeki toplantıya bölge müdürünün talimatıyla katıldığını, toplantının başında market isimli zarflar dağıtıldığını ve içinde teklif formu bulunduğunu anlatıyor. Tanju Özcan’ın vakıf kurulduğunu söyleyerek reklam istenildiğini; teklifte 15 bin veya 25 bin TL gibi rakamlar gördüklerini ve “bu fiyatın altında olmayacağını” söylediğini belirtiyor.
Bazı temsilciler “vermesek ne olur” deyince Özcan’ın “seve seve vereceksiniz…” dediğini, devamını yanında kadın olduğu için getirmediğini aktarıyor. Toplantıdan 1-2 gün sonra denetimlerin başladığını, “rutin denetimlerin aksine sıklaştığını” söylüyor ve “anladığım kadarıyla reklam sözleşmesi yapılması için denetimler sıklaşmıştı” ifadesiyle bağlantı kuruyor.
Sonrasında üst yönetimin belediye ile 10.000 TL + KDV/şube seviyesinde anlaşma yaptığını belirtiyor.
*5. Mağdur Adem Keskin’in ek beyanı (02.02.2026): “Kendi irademizle yapmayacağımız şeye zorlandık”*
Aynı isim (Adem Keskin) 02.02.2026 tarihli ek beyanında, önceki ifadesini tekrar ederken şu cümleyi özellikle kuruyor: “Kendi irademiz ile yapmayacağımız bir hususa zorlandık.”
“Seve seve” ifadelerini toplantıda duymadığını ama toplantı sonunda söylenmiş olabileceğini belirtiyor. Burada dikkat çeken, “şikâyet yok” demesine rağmen “zorlandık” vurgusunun dosyadaki baskı iddialarını güçlendirmesi.
*6. Mağdur Aytaç Baycan (ŞOK – eski bölge sorumlusu): “Seve seve vereceksiniz”, “Vermezseniz fazlasını çıkarırım”; ardından denetim–mühürleme–lojistik engeller*
Aytaç Baycan’ın ifadesi, dosyanın en sert ve en ayrıntılı anlatımlarından biri. Belediye binasındaki toplantıda Tanju Özcan’ın vakfa düzenli ödeme talebini “reklam ücreti” başlığı altında anlattığını ve en düşük seçeneğin şube başı 25.000 TL olduğunu söylediğini aktarıyor.
İtirazlar üzerine Özcan’ın “ya seve seve vereceksiniz” ve devamında “vermezseniz ben bunun fazlasını sizden çıkartırım” dediğini belirtiyor; üslup ve beden dilinin “rahatsız edici” olduğunu söylüyor.
Daha sonra talebin reddedilmesi üzerine denetimlerin neredeyse her hafta tüm şubelere yayıldığını, para cezaları kesildiğini, şubelerin 5’er gün mühürlendiğini, sevkiyat kamyonlarının indirme yapmasının zorlaştırıldığını, müşterilerin parkını engellemek için zemine üçgen taşlar konulduğunu, sevkiyat saatlerine 08:00 öncesi/20:00 sonrası gibi sınırlamalar getirildiğini aktarıyor.
Ayrıca, bir görüşmede (Başkan Yardımcısı Ali Sarıyıldız ile) tek seferde 250.000 TL istenildiğini duyduğunu da söylüyor. Bu anlatım, “talep–ret–yaptırım” zincirini en açık biçimde tarif eden ifade niteliğinde.
*Mağdurların ifadeleri Özcan’a yönelik “baskı mekanizması” iddiasını güçlendiriyor*
Soruşturma kapsamında ifade veren 6 mağdur/müştekinin beyanları birlikte okunduğunda; “vakfa destek/reklam” adı altında düzenli veya toplu ödeme talebi (rakamlar ve yöntemler farklılaşsa da) ile bazı mağdurların ifadelerinde ödeme verilmediğinde veya itiraz edildiğinde devreye girdiği iddia edilen denetim–mühürleme–idari baskı mekanizmasının bulunduğu anlaşılıyor.
Bir kısım mağdurlar “şikâyetçi değilim” dese de, aynı kişiler “zorlandık”, “denetimler sıklaştı”, “seve seve vereceksiniz denildi” gibi ifadelerle zorlama algısını kayıt altına alıyor. Bu durum, şüpheli Özcan’ın “vakıf” gerekçesiyle piyasadan düzenli ödeme talep ettiği ve bu talebin kamu gücüyle “tahsil” edildiği izlenimini güçlendiriyor.
Dolayısıyla meselenin “destek” değil, icbar suretiyle irtikap olduğu yönündeki kuşkular artıyor. Elbette soruşturmanın sonucu yargılamayla netleşecek. Ancak dosyaya giren mağdur anlatımları, kamuoyunun şu soruyu sormasını makul, meşru ve kaçınılmaz kılıyor: Bu süreç, sosyal yardım için gönüllü bir destek mi; yoksa kamu gücünün gölgesinde şekillenen bir “mecburi ödeme” düzeni mi?

